27 Aralık 2010 Pazartesi

Nasılsın deme..

Her aşk ilk 35 saniyesi içinde bitmeye başlar.. En kekeme ihtimalle 2 dakika sürer bir aşkın kuruluş ve yükseliş dönemi…
Bir “ Memnun oldum” cümlesiyle başlar serüven…
Hanin öğretilmiş klasik yalanlardan biridir ya, nasıl başlarsa öyle gidermiş güya, sen de zan...nedersin ki; memnun olarak başladım hep memnun olucum dersin. Sevinirsin…Sevdiğin de sevinmiştir seni tanıdığına ama sen daha çok sevinmişsindir onun sevinmiş olmasına…...
Ve sonra
İşte sonra
Tam bu anda
Sen bir sevincin en gevrek yerini ısırırken, ağzının bahar tadı henüz genzine bile ermemişken pat diye sorar:
Nasılsın?
Aşk bitti. Geçmiş olsun..
Nasılsın?
Dünyanın en tuzak sorusudur
Dünyanın en kazık sorusudur.
Soru eki bile almayacak kadar kurnaz, soru olduğunu herkese belli etmeyecek kadar akıllı bir sorudur.
Bazı salaklar iyiyim diye cevap verir bu soruya
Daha salakları teşekkür eder
En salaklar ise Allah razı olsun sen nasılsın der..
Oysa bu sorunun senin sağlığına alaka göstermekle alakası yoktur…Moralinin Richter Ölçeği cinsinden değeri sorulmuyordur
Naslsın?
Yani anlat bakalım senden ada çıkar mı çıkmaz mı ? Seni sevmem için bir neden üret bana..
Marifetin nedir ? benden ve diğer insanlardan farkın nedir, seni neden seçeyim? Zayıf noktan neresidir, nerenden vurayım? Canevini nerende gizliyorsun ? kalbin en fazla kaç parçaya kırılır?vs.vs.
Bu budur..Nasılsın budur?
Ve bu sorunun iki cevabı vardır..
1-Çok güzel bir aşktı..Yaşattığın için teşekkür ederim…gerçi birçok insan kısa sürdüğünü düşünecek ama 35 saniye öyle az buz bir zaman değil.. bu süre içinde 32 defa gözlerini kırptın, 27 adet soluk aldın, yan masadaki herifi kestin, peçeteyi ileri doğru ittin, bir ara gözlerimin içine baktın…birlikte çok şey yaşadık.. mesela garsonun kahveleri getirmesini bekledik ki nikah gününü beklemek kadar heyecanlıydı… hatta bir ara ayakkabımın ucu ayakkabının ucuna bile değdi.. tek tensel ve derisel temasımız bu oldu… gerçi deri bizim derimiz değil ölmüş bir hayvanın köselesiydi ama olsun..unutulacak hatıralar değil bunlar…35 saniye arkasından bir bavul gözyaşı dökecek kadar uzun bir zamandır..
2-Aşkın bitmeye başladığını bilirsin de için el vermez gencecik bir ölüyü gömmeye..yalan yanlış yaşasın ..tamam 3. sorusu nasılsın olan bir aşkın mürvetini görmek nasip olmaz hiçbir aşığa ama bir hastane odasında bile olsa aşkımın büyüdüğünü görmek istiyorum dersin ve
“Nasılsın?” sorusuna
“Nasıl olayım istersin” diye cevap vererek teslim olursun..

8 Aralık 2010 Çarşamba

Seninle sevdim yalnızlığı

"Sen rahatına bak güzelim... Ben sana yazıyorum buralarda. Şiirler okuyamıyorum kulağına ama her şarkıda seni anlatan bir şeyler buluyorum. Her dinlediğim şarkıda ya sen varsın ya da sana duyduğum aşk..."

"Biliyorum... Belki yaş gününü ya da bir başka önemli günü atlayacağım... Ama hiç sarılmaktan vazgeçmeyeceğim sana... Seni anlatan şiirler bulacağım bir yerlerden... Belki bir gün bende okuyacağım kulağına... "seni sevdiğimi anladığım günden beri" diye başlayacağım söze... Ve muhtemelen bitiremeyeceğim... Öpeceğim o al dudaklarından... Düşmanına düşman kesileceğim en korkuncundan. Sen uyumadan uyuyamayacağım belki. Yemek yapabilir miyim? Sana bilmiyorum... Ya da çay, "çay yaparım yahu" dedi için için, "ne var ki onda alla sen". Ama huzur getireceğim tepsi tepsi... Kamyon kamyon güven... Karda yürüyeceğiz seninle korkmana rağmen, kayacaksın belki de ama düşmeyeceksin... Tutacağım seni... Her tökezlediğinde ben yanında olacağım..."

"Seveceğim seni... Toprağın en son çocuğu senmişsin gibi... Gözlerim kamaşacak her gördüğümde yüzünü, yiteceğim gözlerinin enginliğinde... Kaybolacağım... Sonra sen "çay koy" diye bağıracaksın içeriden... Güleceğiz aklımıza Savaş AY şiiri gelince... "Kurtulacağım enginlerinden gözlerinin..." İstiyor muydu kurtulmak o enginlerden. "Batmak gelecek içimden yüreğinin içine... Hiç çıkmak istemeyeceğim. Seveceğim seni, Yavrusunu emziren ana gibi." Yine bir trafik ışığı. Yine bir sürü homurtu."Öleceğim belki bir gün. Yanımda sevdan olacak, Kefen de istemem. Sevdan yeter bana. Sapıttı kalbim yine. Beynim durdu. Parmaklarım azdı. Sana yazdım yine. Seni düşündüm... "

30 Kasım 2010 Salı

sen çok iyisin ama..

Beni aşkım süreklemişti ölümün ortasına.. Bir kez de ölümün ortasında sınamak istemiştim aşkımı. O büyük yanılgımı, o büyük kaybedişimi.

-Gitmesen olmaz mı ? Sana çok ihtiyacım var.
-Gitmek zorundayım... Bak sen çok iyi bir insansın, ama bilmediğin çok şey var...

Ansızın sesler kesildi... Sessizlik ölüm biriktirdi.. İnsanlar böylesi sessizliklerde birini yaralar ve öldürürdü.. Hiç kan akmazdı... Hiç bir çığlık duyulmazdı..
"Bak sen çok iyi bir insansın... Ama bilmediğin çok şey var..."

Aşksız, sevgisiz bir şey yapamam ben.. Hayatımda aşk yoksa küser evime dönerim.. Bu bir eksiklik midir, zayıflık mıdır bilmem.. Eğer hayatımda aşk yoksa durmadan o zavallı kalbimi delik deşik ederim.. Kimseyi suçlayamam ama en büyük kötülüğü kalbime yaparım.. Böyle zamanlarda o "güzel kederim" bana sarılıp, beni korumasa hiçbir sabaha çıkamazdım ben.. Hiçbir yola..

Neydi bilmediğim?.. İyi olduğum için mi, hep koşulsuz sevdiğim, sevdiğim insana kendimi bütünüyle adadığım için mi kaybediyordum durmadan...
İnsanların kaç yüzü vardı? bu yüzler nerelerde ve nasıl gizleniyordu?..
Sevdiğimi kazanmak için kötü olmam mı gerekiyordu?.. Ama kötü olursam sevgim ne olacaktı; kötülükle sevgim kalbimde aynı anda nasıl barınacaktı.. barınabilir miydi?...
Hayatta hep değişmez roller mi vardı?.. Hep kendini saklayan, hep güçlü olan, hep kötü davranan mı kazanacaktı?..

Kazanmak... Ne ürkütücü bir kelime.. Benimde dilime bulaşmış işte..
Sevgide kazanmak diye bir şey olabilir mi ?.. Ne adına.. Niye kazanmak.. Sevgi, boyun eğmektir bir anlamın önünde.. Sevgi bir yücelişin içinde erimektir..
Sevgi, kendi sınırlarını sevdiğinin sınırlarında kaybetmektir.. Sevgide kazanmak veya kaybetmek yoktur.. Bir başka iklimde, insanın yüzyıllardır özlediği kendisine sımsıkı sarılıp sevinçten göklere uçmasıdır sevinçten..
Böylesi cümleleri sonsuza dek çoğaltabilirdim; ama bu dünyaya, bu hayatın kurallarına geçmiyordu cümlelerim..

Bu dünyada bir yücelişin önünde sonsuza dek erimek yoktu.. Bu dünyada kurallar kadar amansız ve kader gibi acımazsız roller vardı.. Birileri kullanılıp kullanılıp terk ediliyor; diğeri ise hep özleniyor, hep aranıyor ve hep vazgeçilmez oluyordu..
Kimileri hep inciltiliyor, hep terk ediliyor; kimileri hep kutsanıyor, yüceltiliyordu.. Buydu işte o acımasız kader..

Aşkım için her şeyi göze almıştım, ama yetmemişti.. Aşkım için kalbime kötülük sokmamıştım, bu yüzden kaybettiğim söylenmişti.. Evimden başka dönecek bir yerim yoktu..
Dışarıda yağmur yağıyordu.. Ne kadar iyi bilsem de vedalaşmaları, yinede hazırlıksızdım böylesine.. İşte o an sarılırdım iyi kalpli kederime, çünkü böyle anlarımı çok iyi bilirdi o.. En güzel şiirlerimi, en güzel yazılarımı ben böylesi anlarda yazmıştım.. Ben bu acıyla ölürüm artık, dediğim böylesi anlarda bütün o başıboş dolaşan esinler, imgeler, düşler gelip beni bulmuş, beni seçmiştir.. En umutsuz anlarımda içimden bir hayal kadın çıkartmışımdır.. O hayal kadının yüzüne soluksuz bakmışımdır..
Otobüslerin yağmurla lekeli camları ardındaki o kadının yüzünü, o "güzel kederim" den bile çok sevmişimdir.. Kadının camların ardında kımıldayan dudaklarını görmüşümdür de, sesini duyamamışımdır.. Sesini duyamasam da az çok ne dediğini bilmişimdir.. İşte bildiğimi sandığım o şey beni" karanlık vadimden" geçirir.. Bu aşka düşmek tutkusunu tekrar tekrar o verir bana.. Benim
gibilerin kaderi ne denli acımasızca çizilirse çizilsin, sevgiye duyulan bu hasreti durmadan o kışkırtır..

Bu tutku olmasa, bu neden çoğaldığını bilmediğim hasret olmasa nasıl dayanırdım bunca acımasızlığa.. Sevmenin, bağlanmanın kaderi diye bana dayatılan bunca acımasız ve korkunç yasaya..

Çünkü ben hep çok iyiydim, bu dünyaya ait değildim ya; bu yüzden ilk terkedilen hep ben olurdum, ilk vazgeçilen..

Garip bir rastlantı mıydı bilmiyorum, belki de çok kişinin başına geliyordur..
Kimi sevsem onun hep uzakta hep bir yarası vardı; Ya ilk aşkı, ya onu terk edip giden biri, ya ayrıldığı kişi.. Benim sevgim, benim aşkım bana bir türlü geri dönmez de, o uzaktakine, o ulaşılmayan, o terkedip gidilen sevgiyi körükler, güçlendirirdi hep.. Kimi derinden sevsem, o bir başkasını derinden hatırlardı.. Oysa ne tuhaftı ki, o derinden özlenen, o terk edip giden, o derinden hatırlanan bu hayat gibi haksız, bu kader gibi acımasız biriydi.. Ama bunlar önemli değildi.. O güçlüydü.. Kötülük kadar güçlüydü..
Haklı, haksız olması hiç önemli değildi.. O yenip gitmişti.. Teslim alıp gitmişti.. Öylesine çok sevdim ki onları, başkalarına duydukları sevgiyi anlatmalarını sessizce, içim acıyla kanayarak dinledim.. Beni yitirmekten neredeyse hiç korkmadılar, çünkü bu hayata göre fazla iyiydim, bu yüzden ilk defa vazgeçilebilirdi benden.. Elimden kötülük yapmak gelmiyordu; sevince köpekleşiyordum, unutuyordum bütün kuralları, bütün kaderleri.. Öyleyse terk edilmeyi baştan hakettiğim neredeyse açıkça söyleniyordu bana.. Öyle gizlice, saklanarak, utanılarak bile değil..

Korkusuzca anlatırlardı bana o uzaktaki sevgililerini, ilk aşklarını, ayrıldıkları eşlerini..
Hak vererek, saçlarını usulca okşayarak, teselli etmeye çalışarak dinledim onları.. Beni yok saymalarını acıyla katlanarak dinledim..

Ama sevgimi acısı ağır geldiği zamanlarda dayanamaz, bir an önce görmek, varlıklarını hissetmek isterdim tutkuyla.. Hiç beklemediğim bir anda değişir, tanınmaz hale gelirlerdi.. Böyle anlarda bilmediğim, anlamadığım bir özgürlükten bahsederlerdi;
"Birbirimizi öyle çok aramayalım.. Öyle dip dibe yaşamayalım.. Açık yaşayalım.. Hayatımıza birileri girebilir, bunu anlayışla karşılayalım..
Birbirimizi sahiplenmeyelim.. Sahiplenmek sevgiyi öldürür.."

Susar dinlerdim..
Katlanırdım bu sözlere..
Çünkü köpek gibi seven bendim..
Sevgide yenilmiş olan bendim..

Seven herşeye katlanır.. Sevdiğini üzmemek için kendi kanatlarını kırar..
Sevdiği istediğini yaşasın diye gözlerine mil çeker.. Aşkı bitmesin diye, kendini köleleştirir.. Bu dünyada koşulsuz sevmek rezil bir şeydir!!!

Bana özgürlükten bahseden, sahiplenmenin sevgiyi öldürdüğünden o insanlar bir gün ansızın evlenirlerdi.. Benden esirgedikleri herşeyi evlendikleri eşlerine verirlerdi.. O nefret ettikleri sahiplenmekten son derece mutlu, sanki bir süre önce o sözleri onlar söylememiş gibi çekip giderlerdi..

Çekip giderler ve beni kederimle başbaşa bırakırlardı.. İyi kalpli kederimi severim ben, çünkü herkes gider bir tek o kalır.. O benim çocukluğumun gizli bahçesidir.. Dünyanın en masum güneşleri orada doğar, orada batar.. O bahçede ne güçlü insanlar vardır, ne de güçsüz.. Ne kazanan, ne de
kaybeden vardır orada..

Ama ben bu keder bahçesinde hep kendimi seyrederim.. Durmadan kendimi özlemeye mahkum edilmiş kendimi seyrederim..

Beni terk edip gidenlerden tek bir ricam vardır.. Ne olur, beni bir daha aramayın.. Çünkü ben kolay unutamıyorum.. Çünkü ben size duyduğum, sizin deyiminizle o akıldışı aşk yüzünden keder bahçemi dağıtıyorum.. Çocukluğumun o güzel bahçesini.. Ne olur beni aramayın, çünkü sonra çok acı çekiyorum.. Böyle derdim onlara, ama, yinede ararlardı.. Soluksuz, umutsuz bir gece mutlaka olur ve o zaman mutlaka akıllarına ben gelirdim.. O yedek sevgili..
O bu dünyaya göre çok iyi olan.. Çok iyi olduğu halde hep ilk terkedilen.. Yangında kurtarılması hep unutulan.. Sevgisi adına hep şekilden şekle giren.. Hep el altında tutulan.. Hep aynı sevecenlik tuzağına düşen..

Bütün gece sevdikleri insanların ne denli acımasız ve hoyrat olduklarını anlatırlardı bana.. Güçlü bir kayaya çarpmışlardı.. Girdikleri yarışları kaybetmişlerdi.. Başarı onlara çok uzaktı.. Yanlış kişiyi seçmişlerdi.. Bu ilişkinin sonu yoktu.. Verdikleri kavgada yenilmişlerdi.. Böyle şeyler anlatırlardı bana.. Benden zayıflamış, yara almış kişiliklerini onarmamı beklerlerdi.. Bunu da yapardım.. Dudaklarımı kanatarak, gözyaşlarımı içime akıtarak, kederli bahçemi onlar için bir kez daha dağıtarak bunu da yapardım..

Ama sonunda bilirdim ki çekip gideceklerdi.. Bütün o kötü enerjilerini bana bırakıp gideceklerdi.. Aramayın, çok acı çekiyorum, dememe rağmen, hayatla bağları zayıfladığında, kendilerini kötü hissettikleri anlarda arayacaklar ve içinde güçlü ve güçsüz.. Kazanmak ve kaybetmek.. Başarı ve başarısızlık geçen cümleleri bana bırakıp yine gideceklerdi.. Bir daha arkalarına bakmadan gideceklerdi..

Ve giderken, Biliyor musun aslında sen çok iyi birisin, ama bilmediğin çok şey var, diyeceklerdi..

22 Kasım 2010 Pazartesi

Sevgili Yalnızlığım..

ßenim güzel zindanım.. Gökyüzü kana bulanık izliyor beni. Sokaklarda yürüyorum uzun uzun, acılarımın teorisini yazmak değil sana, derdim; gözlerimin bulanması değil, nedensiz hıçkırdığım, ağladığım değil, gözlerim kana çalıyor değil, evrenin külü, sevgilim benim, bilmem neden, kelimelerle aramda bir bağ var çözemediğim. İkimiz birbirimizin celladı oluverdik. Yaşamımız yağlı bir urganla bağlı birbirine.

Yokluğun bir akrebin ayak izleri gibi beynimi kemiriyor buralarda. Cennetim ve cehennemim. ßenim güzel ülkem. Nefes alamıyorum, senin soluğunu taşımayan şehirlerde. Sokaklar zifiri karanlık gün ortasında. Bir bilsen ne acı ,ne acı güneş, evrenin külü, hayatın anlamı ve korkusu, gecenin teri, beynimin kanayan tarafı. En derin, en yoksul, en zifiri zindanı, bir bilsen yokluğunu. Ayaza tutuluyorum beni kavuran güneşin altında. Sen yokken intihar bile dilsiz kalıyor, savaşlar düğün-dernek, öfkeler cılız, acılar sevimsiz ve kadınlar kuru. Tenekeden, tahtadan yapılmış gibi geliyor. Ah...ne acı, ne acı şey sevmek. Derin bir sarhoşluğa benziyor. Dudaklarım ismini sayıklıyor, kelimeler azalıyor artık içimde. Her geçen gün artıyor yalnızlığın. Bir kız bu kadar sevilir mi...? ßen bunu hiç bilmezdim. Günahlarımın bedelini ödüyorum şimdi. Hiç bir zaman benim olmayacak ışığın, nefesin, sözlerin ve tenin biliyorum. Kollarım kesik kesik hatırladığım esrik rüyalarımda saracak seni, gözlerin bakmayacak maviye ve güneş denizin değildir. Ateş ve su gibidir sevmek. Biz imkansız bir aşkın, biz çölde kıvranan dilsiz bir balığın, ölümü bekleyen hükümdarın, yetim bir ülkenin evlatlarıyız. Bilmem neden aklımı çeliyor ölüm. Ah sevgilim, benim tatlı ışığım, nefesim. Yaşıyorum... Buna yaşamak denirse eğer...

Görmedim, senden sonra lezzet alacağım ve susuzluğumu giderecek hiçbirşey. Geceye ve güne andolsun ki, ölüme ve cinnete, güzel gözlerine andolsun ki kalbim sana ihanet etmeyecek hiç bir zaman sevgili. Kelimelerin yasını ölüler tutsun. Akrepler dolaşsın bu izbe kentin beyninde ve çocukları avuçluyor uzak bir ülkenin göğsünde toprak, kanlı ve kirli bir savaşın içinde. Yazarken ter kokuyor kalemim. Çünkü insan bu bunalım çağında sıkışıp kaldığını hissediyor. Artık aşklar bile kudurgan ve şehvet kokuyor sevgili. Acılar ve savaşlar içinde yaşıyor kalemim, nefesim ve sözlerim. Tutunamayan sefil adamların ülkesinde ölümü hatırlatıyor bana kelimeler...

Bu gece sabaha kadar yürümekti niyetim. Dönüp kalbimi en karanlık sokağa fırlatmak... Artık zavallı, sefil parmaklarım beni dinlemiyor. Celladını aramaktan vazgeçti çoktan kelimelerim. Oysa bir tutam sevgi dilenmiştim şu müşterek yaşadığımız arazi parçasında. Ne acı... Etrafımda hiç kimse yok. Kalabalıkların içinde yapayalnızım. Öyle bir boşluk var ki içimde, dolduramıyorum hiçbir şeyle. Aklına bile gelmeyecek sefih bir hayatı bile denedim bunu altetmek için. Karanlık çamurlu sokaklardan, caddelerden ve kadınların içinden geçtim. Deliliği, intihar denen iblisi ve kitapları deneyeli çok oldu zaten. Karanlık, izbe, loş ve rutubetli odalarda beynimi uyuşturmak için neler denedim bir bilsen, bir bilsen akrep gibi uyumadı hiç. Kendi kendini sokan adamın beyni. Şimdi sana yazıyor bunları. Aslında kendisiyle konuşuyor belki. Belki bir ufak ışık vardır ne dersin. Dostum ve yalnızlığım. Bana bir şey söyle, bu sessizlik beni çıldırtıyor. Sessizlik gözlerimi acıtıyor...
Bu gece benim için birşeyler dile, acı çekiyorum. Acımı hafifletmesini söyle. Kalbime bir nefes mutluluk göndermesini söyle. Bütün yüreğinle konuş onunla. Dua et. Buna o kadar ihtiyacım var ki. Bunu yapar mısın benim için?

23 Ekim 2010 Cumartesi

Ulan ßlog..

Ah Ulan günlük! Ben günlük tutacak adam mıydım be! Bak yanlış anlama, aklına kötü bi şey gelmesin, lafım sana diil.. Yoksa sen delikanlı bi günlüksün. Ne biliim, bugüne kadar, günlük hadisesini hep kızsal bi zırvalık olarak şeetmişim. Nası diyiim hani ergen kızların 'acaba kime versem' hattında seyreden kafa karışıklıklarını, 'ablamı öldürmek istiyorum'dan, 'babama kırıldım, anneme de hafiften gıcığım'a doğru ilerleyen, nihayetinde 'herkesten, herşeyden ve pek tabii ki kendimden nefret ediyorum'a varan tıraştan iç döküşlerini şeettikleri bi şey... Çok mu insafsız davrandım günlük bey kardeşim 'hatun ve günlük' meselesi hakkında... Tecrübe be oolum! Biz o ergenliğinde günlüğüne hayattan nefret ediyorum, ölmek istiyorum, çok mutsuzum diye kusan hatunların büyüdüklerinde herkesten çok daha kallavi ve tehlikeli bir hırsla nasıl garantici, güç hastası yaratıklar haline geldiğini de gördük be güzelim. Elimizde büyüdüler... Kafamızın içinde 'Ooo beybi beybi itize vayd vorld' nameleri dolaşırken kaç tanesinin (bilerek ve isteyerek tane diyorum) ardından fena karizmatik yalnız adam triplerinde denize karşı köpeköldürenimizi fondiplemedik... Büyütüp büyütüp hayata saldık... Kendimiz pişirdik, kendimiz yiyemedik... (Yok lan biz de yedik inceden.. Hatunu ye hakkını ver) Neyse günlük bunlar ince meseleler... O bezgin ama kuul sesine, karizmasına hasta olduğum Müslüm Baba'nın şarkısındaki gibi 'Çok derin mesele benim meselem/Ezelden ebede giden mesele'... Böyle derin mezvularla ilk günden seni bu kadar kasmıyıım... Günlük lan! Müsadenle kendime dolaptan bi bira kapıp geliyorum... Kaptırdım, iyi gidiyorum... Kuran çarpsın terapi gibiymiş lan yazmak... Sana da getiriyim mi bi tane.. Şey.. Ney... Bira... Ohh! Bira buzzz... Neyse baba! Nerde kalmıştık. Eeee Nedir peki? Madem gıcıktım bu işlere ben niye günlük tutmaya karar verdim. N'oldu da oldu? Rüyamda mı gördüm? Doğrudur üstad rüyamda gördüm. Ne gördüm rüyamda? Resmen ebemin şeysini gördüm... Sonra kendimi sana anlatmam gerektiğine karar verdim. Mesaj budur dedim kendi kendime. Ya bi bira daha kapıp gelsem... Zihin açılıyo ufak ufak.. İyi gidiyo... Dur bi bira daha kapıyım rüyamı anlatıcam... Şimdi baba, kardeşin karanlık, havasız, tanımlayamadığım bi odada “-hafiften hücreye benziyo- tozlu, eski bi tahta iskemlede oturmuş, önünde eski, hani şu büyük siyah kocaman ahizesi olan, çevirmeli telefonlardan var bi tane. Aval aval ona bakıyo. Kim bakıyo? Kardeşin, yani ben! Ulan üçüncü tekil şahıs yaptık kendimizi iki dakkada. Şahsiyetsizliğe bak... Vardır bunun altında da bişi! Neyse, dağılmayalım. Birinci tekilden tekil tekil -pardon- takır takır anlatmaya devam edelim. Ööle uzunca bir süre ben salak salak yerdeki telefona bakıyorum. Var bi bokluk hissediyorum. Birini arıycam sanki, arıyamıyorum ya da ne biliim aramamın benim için de arayacağım kişi için de hayırlı olmayacağını düşünüyorum belki inceden. Tuhaf bi sabırsızlık, bi iç sıkıntısı, bi panik atak durumu... Elim telefona gidiyo.... Geri çekiyorum. Baba sonra birden bizim yeşilçam melodramlarnıda olduğu gibi görünmeyen bi orkestra bi şarkı çalmaya başlıyo. Odanın içi müzikle doluyo bi anda... Sakin, dingin bi akustik gitar ritminin peşine çaktırmadan, gitarı ürkütmeden bol ekolu, derinlikli bi ney takılıyo. Bizim hava alanında donla gezebilecek kadar karizmatik ve kendine güvenen Mazhar Abi'ye benzeyen, biz bu işleri bitirdik, hamdık, piştik, olduk rahatlığında bi ses şu sözleri mırıldanıyo, iddiasızca ama harbi güzel bi tavırla... Gönül saatini sabra kur oğlum/Artık tutma o el verse bile/O her kalbini kaybettiğinde/Sen neleri yitirdin oğlum düşünsene.../Oğlum düşün/Dünya niçin/Böyle küçük yok olmak için/ Oğlum düşün hayat niçin böyle kısa /Unutmak için... Sonra şarkı birden kesliyo... Sessizlik... Ulan diyorum kendi kendime ben böyle bi şarkı bilmiyorum ki. Yok olum böyle bi şarkı.. 'Ulan' diyorum 'Yunus harbi büyük adamsın, resmen rüyanda beste yaptın lan! (Ertesi gün o şarkıyı bitirdim, çalaram sana sonra günlük kanka). Neyse bağlayalım. Müzik kesildikten sonra elim telefona tekrar gidiyo... Ama bu sefer o panik atak halleri yok içimde. Piyangodan çıkmış bi sükunet haliyle, kimi arayacağımdan, ne söyleyeceğimden emin bir tavırla, işin komiği munara falan çevirmeden direkt ahizeyi kaldırıp kulağıma dayıyıyorum. Ağzımdan çok tuhaf ama bana emin şeysini (buldum, realitesini) gösteren şu cümle çıkıyor... Bak dinle... Resmen alacakaranlık kuşağı... İyi günler kendimle mi görüşüyorum.. Ulan Alfired Hiçkok filminde miyiz olum... Karşı taraftaki ses de benim sesim.. Bak ne diyo karşı taraftaki puşt (yani öteki ben). Çok sakat... Evet buyrun sizsiniz? Oha... N'oldu lan şimdi... Burda bitti mi sanıyosun günlük. Biter mi? Burdan sonrası daha tuhaf.. Kuran çarpsın çok sayko-matrak bi rüya... Karşımdaki herif, yani öteki ben 'Evet buyrun sizsiniz) deyince ben susmayı tercih ediyorum... Çok garip ama acayip sakinim. Sonra o karşı taraftaki lavuk yani öbür ben 'Alo alo sesinizi alamıyorum' tadında bi şeyler zırvalıyo.. Sonra gerçek ben, yani arayan ben, ulan kafam iyice karıştı, yani sandalyede oturan, delikanlı olan ben sakin sakin telefonu kapatıyorum... Kapatmamla birlikte yine bizim görünmeyen orkestra paldır küldür bi şarkı çalmaya başlıyo. Ulan bu şardık tanıdık... Tamam lan diyorum. Bulutsuzluk Özlemi'nin Yol şarkısı bu... Ama düzenleme tuhaf, inceden bi elektro bağlama, Bulutsuzluğun yolu misket havasına dönmüş. Ankara Punk tadında. 'Yine düştük yollara, yollara, yollara' diye Nejat o olaycı, bol geniz destekli vokaliyle girecek sanıyorum. N'oluyo peki günlük? Çok matrak ve çok tuhaf lan. Ankaralı Turgut giriyo vokale. Fena alaycı ve kıl 'Sıçtın olum sen' ses tonuyla... Böyle fonda çıttırı çıttırı kaşık ritmi var. Sözler nasıl eki günlük kanka, hafız, usta, üstad, baba!!!! Aynen şöyle... Yine düştün kendine Yunus Yunus Yunuuuss.. Babalara geldin Yunus Yunusss.. Nası derler günlük bey, özür dilerim ağızımı bozucam istemeden: GACIRRRTT!!! ÇOK FENA KENDİMİZE DÜŞMÜŞÜZ OOLUM... KENDİ KÖR KUYUMUZA DÜŞMÜŞÜZ... Bak sen bilinçaltı puştuna nasıl da yol gösteriyo... Sonra ne mi oldu günlük... Pat diye uyandım. Ulan güliyim mi ağlıyım mı... Böyle matrak, böyle tuhaf, böyle mesaj kaygılı rüya gördün mü sen hayatında... Nerden görüceksin. Sen daha sıfır kilometre bi günlüksün. Derin Yunuscan seninde kafanı allak bullak eder yakında merak etme. Bak yine kendimizden bahsederken üçüncü tekile düştük. Ulan kişilik bölünmesi mi var bizde nedir? Neyse birinci tekilden tekil tekil noktayı koyalım günlük, bugünlük. (ulan şair miyim neyim) Baba neydi rüyanın mesajı biliyo musun! Uyandım bi bira çaktım sonra benim algı zamazingosu iyice açıldı. Bilinçaltı ipnesi (samimiyetten kendisine böyle hitab ediyorum) bana acayip yol gösteriyo. Ulan derincan diyo biraz da kendinle muhabbet et. En pskiyatrist sensin lan... Nereye gidersen git kendine gidersin en sonunda... Kendine düşeni kendi paklar (belki de haklar)... Kendini önce kendine anlat. Tut çeneni biraz, herkese karı gibi her şeyini anlatma. Ne diyodu Mr. Sipak -pardon- Mustafa Topaloğlu 'Aklın varsa kendine sakla/Felsefe yapma'... Sonra n'oldu günlük. Ebenin şeysi oldu. (yanlış anlama sevdiğimden, samimiyetten eheh..) sana açılmaya karar verdim. Devam eder miyim kendimi sana anlatmaya, kendimi kendime anlatmaya... Bilemem. Plan yapmayalım baba. Hayat bize bi güzellik yapar belki biz ondan bi şey beklemezsek. İki dakka delikanlı olup ağlayıp sızlamazsak. Biz gönül saatimizi sabra kuralım. Sonra bi bira daha götürüp zıbaralım artık.. Ne diyodu rahmetli, agresif romantiklerden Fikret Kızılok: Uyku kardeşim ver elini/Damla damla beraber eriyelim/Sonra bembeyaz fukara bir bacadan/Göz göz olmuş umutlarla, sevdalarla tütelim/Eriyelim... (:

21 Eylül 2010 Salı

Yalnızlık

Yalnızlık yaşamda bir an,
hep yeniden başlayan..
dışından anlaşılmaz..

ya da kocaman bir yalan,
kovdukça kovalayan
paylaşılmaz...

bir düşünce beni sana ayıran,
yalnızlık paylaşılmaz.
paylaşılsa yalnızlık olmaz..

ah özdemirim asafım..

17 Temmuz 2010 Cumartesi

özdemir asaf

birbirinize kizin, birbirinizle kavga edin, yumruk yumruga yüzlerinizi parcalayin, gözlerinizi patlatin, kulaklarinizi koparin, saclarinizi yolun, derinizi parcalayin, tekmeyle kemiklerinizi kirin. yalniz ananizdan dogdugunuzda oldugunuz gibi kavga edin. yalanci, ek bir arac kullanmayin. mendil bile olmaz. ama ne olur sakin bir insani gönülce, gözce, dilce, ruhca kirmayin.

insanlar gelmeleriyle yalnizliklarini dagitanlari severler.
gitmeleriyle kendilerini yalniz birakanlara asik olurlar.

15 Haziran 2010 Salı

O sözler..

"Hiç kimse sevgilinin gözlerine bakılan doyumsuz beş dakikayı, ölümle sarmaş dolaş olmak pahasına istemiyorsa, “seviyorum” demesin." Mona İslam

31 Ocak 2010 Pazar

acımayınn vurmayıınn

hayran hayran acıyor gençliğime, halime.. bu mavi gök, mavi deniz, uçan kuş, işe giden insanlar, ipimi çeken cellat..

12 Ocak 2010 Salı


Ey çaresizlerin çaresi... Ey dertlilerin dermanı... Ey ümitsizlerin ümidi...
Rabbim, çaresizim çarem ol.. dertliyim dermanım ol.. ümitsizim ümidim ol! Ey Rabbim bu kulunu sensiz, beni de bensiz bırakma. Zira kendimden o kadar uzağım ki...